t.a.t.u.

t.a.t.u.

diJital_Kalpli kıZlar...

m2fg

Perşembe, August 16, 2007

t.a.t.u.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Delikanlı

Çarşamba, August 15, 2007

 

h1

Delikanlı böyle olunur…

SENAİ DEMİRCİ

Delikanlı adamın görüşü keskindir. Bütün renkleri en ince tonlarına kadar görür, hem hoş görür, hem derinlemesine görür. Bilir ki güneştendir her renk; farklı da olsa, aykırı da dursa, kendince, kendi halince bir ışık sunar renkler.

Öyle doğuştan renk körlüğüne mahkûm olmuş garipler gibi, her şeyi ille de kendi gördüğü renk içine tıkıştırmaya çalışmak delikanlıya yakışmaz. Yeryüzünde Rum bebeklerin mavi gözleri de, Kürt bebeklerin sarı saçları da, Türk bebeklerin ak elleri de sevilesidir. Kızılderili oturan boğa da, sarı tenli Hiro da, kara tenli Uko da, soluk benizli Rachel de rahmet güneşine aynı mesafede durmaktadır, şefkat ırmağının yatağında yıkanmaktadır.

Delikanlı adam sınır tanımaz. Yeryüzünün her köşesine adım atmaya hakkı olduğunu bilir. Yurtiçi de yurtdışı da aynı derecede “cennet”tir. Vatanını politikacıların çizdiği çizgiye göre değil, kalbinin aşk kanatlarını açıp açamamasına göre, düşüncelerini bir kelebek gibi özgürce uçurup uçuramadığına bakarak belirler. Bilir ki, Peygamber’in arkadaşları Mekke’de, hem Kâbe’nin yanı başında oldukları halde, hem de Hz. Peygamber’in [asm] dizi dibinde yaşadıkları halde, gerektiğinde Müslüman olmayan ancak adil bir kralın yönettiği Habeşistan’ı vatan eyleyebildiler. Yok öyle huysuz ihtiyarlar gibi, zaten Allah’ın mülkünde olan ülkelerin taşına toprağına küsmeler, göğünü yermeler, güneşini beğenmemeler…

Delikanlı adamın kalbi dupdurudur, dipdiridir. Aşkını mala mülke göre ayar etmez. Sevgisini ırkına, kanına, memleketine göre taksim etmez. Muhabbetlerini çıkarların, yaranmaların, yalakalıkların terazisinde tartmaya kalkmaz. Sevdi mi adam gibi sever; “adam”a muhabbet eder, “insan”ı sever. Tenin sığlığına sığıştırmaya çalışmaz aşkını. Gövdenin kuytularına düşürmez muhabbetini. Suretlerin tuzağına kaptırıp ucuzlatmaz sevgisini. Kadının kişiliğini dişiliğine indirmez. Dişiliği beden parçalarına bölüştüren sözde güzelliklere razı olmaz. Fazlasını ister; azla yetinmez. Hazlarını tene yapıştıranların eksilerek h/az alacağını bilir. Kişilik bekler sevdiğinden, kişilikli sever. Teninin değdiği yere ruhuyla akın eder. Kalıbını koyduğu yerde kalbiyle de var olur.

Delikanlı adamın sevinçleri de hüzünleri de büyük olur. Kalbini duvarların berisine, sınırların gerisine hapsetmez. Kapının dışındakilerle de ilgilidir. Sınırların ötesindekilerle de nefes alıp verir. Sadece yakını görüp uzakları vurdumduymazlığın, ilgisizliğin, sevgisizliğin körlüğüne itmek yakışmaz delikanlıya. Hayallerinin uzandığı yere kadar uzanır ülkesi. Özlemlerinin yükseldiği her zirveye umutlarının bayrağını asar. Bağdat’a düşen bombaları Bursa’ya düşmüş gibi dert edinir. Bosna’nın yetimleriyle ağlar. Necef’in şehitleriyle teselli bulur. Beyrut’ta uykuları füze çığlıklarıyla delik deşik edilen bebelerin ateşli alnında gezdirir ellerini.

Kendini doğduğu yere göre tanımlamak delikanlılığın defterinde yazmaz. Başını toprağından yukarı kaldırır. Bakışlarını herkesi ve her yeri görmek için yukarıda tutar. Hemşerilerinin yanında bir başka sevindirik olur olmasına -ki bunda ayıplanacak bir şey de yoktur. Ancak, asıl yurdunu büyük büyük büyük… babasının yurdu bilir. Adem’in [as] gözlerini hayata açtığı yeri, yani Cennet’i, yani sonsuzluğu, yani ebed ülkesini asıl yurdu bilir. Kendini kendine “Cennetli” diye tanıtır da, “Cennetlik” olmak için yapılacakların ince hesaplarıyla incelir, yücelir. Eninde sonunda yurduna döneceğini bilir. Bilir de, elini asıl yurduna yakışır işlerde tutar, dilini asıl vatanında sonsuzca çınlamaya değer sözlere vurur.

Delikanlı adam sözünün arkasında durur. Haramı helâli bilir. Haramı kendisine kuru bir yasakmış gibi sunanlara aldırış etmez. Harama el uzatmamayı, yalana tenezzül etmemeyi, boş sözlerle oyalanmamayı, sınırlarından öte sarkmamayı Rabbine verdiği sözün hatırı sayar. Helalle yetinirken, kendine ait olmayana el uzatmamayı ilke edinirken, sıradan bir kısıtlanmışlık duygusuyla, istemeye istemeye değil, angarya yükleniyormuşçasına hiç değil; verdiği söze ve söz verdiği Zat’a hürmeti gereği seve seve, koşa koşa, coşa coşa yaşar. s.demirci@zaman.com.tr

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kanuni Sultan ve Mimar Sinan

Çarşamba, August 15, 2007

h1

Kanuni ve Sinan İstanbul’u susuzluktan nasıl kurtarmıştı?

 


MUSTAFA ARMAĞAN

 

Kemerburgaz'daki su kemeri
Kemerburgaz Su Kemeri

Bir seher vakti dolaşmak diledi Sultan’ın gönlü. Kâğıthane’ye gidip safa eyleyelim, deyü ferman buyurdu. Burada ıssız kırları gezerken yolu yemyeşil bir vadiye düştü. Yerler çimenle kaplıdır ama garip; bir vadi olmasına rağmen ortada akarsu namına bir iz görünmemektedir. Garip iş, diye söylenir Sultan, halbuki suyun yatağı var amma kendisi sırra kadem basmıştır. Aklına hemen bir yerlerde gizlenen ve varlığını kaybettiren “âb-ı hayat” gelir.

O sultanın adı Süleyman olur da âb-ı hayatın ardına düşmez mi? Biraz araştırır; çalı çırpının altını karıştırır ve yer altına saklanmak isteyen bu suyun gövdesinin bir kısmına orada rastlar. Tıpkı sevgilisine kavuşmuş bir âşık gibi bakar ona. Mimar Sinan’ın kendi deyişiyle, “saadetlü pâdişâh-ı âlem-penâhın bu âb-ı musaffâya hibâb-âsâ nazarı” düşer.

Hemen emirler yağdırır etrafına. ‘Bu ‘kaçkın’ suyu İstanbul’a isterim” der ve ekler: “Dünyanın susamışlarını suya kandırmak, kana kana su içmelerini temin etmek işi tez elden yapılsın.” Sonra yeni bir hayrın kapısını çaldığının vicdanî huzuru içinde atını sarayına doğru sürer. Gereken yapılacaktır nasıl olsa.

Sarayına dönmekte olan Sultan Süleyman bu defa devlet adamlarını toplar etrafına. Neyi emir buyurur bilir misiniz? İstanbul’un vaktiyle nasıl gelişip serpildiğini incelemelerini. Tabii bir şehrin gelişip serpilebilmesi için su çok önemliydi. İstanbul Kostantiniyye iken acaba bu şehre ferahlık veren sular nereden getirilmişti?

O bir parçasını çalılıklar içerisinde bulduğu temiz su, Kanuni’ye hangi büyük projeleri ilham etmişti, görün.

Roma ve Bizans dönemlerinden Fatih devrine kadarki ‘su tarihi’ didik didik analiz edilir orada. Fetihten evvel bazı kemerler yapılmıştır gerçi ama bunlar akar su olmayıp bugünkü Yerebatan Sarnıcı gibi kapalı ve açık su havuzlarında toplanan durgun su şeklindedir. Ardından da dedesi Fatih Sultan Mehmed’in Belgrat Ormanlarından getirttiği Kırkçeşme sularıyla şehir taze akar suya kavuşmuştur. Lakin zamanla su yolları tahrip olmuş, kısacası şebekedeki su kaçakları şehrin susuz kalmasına yol açmıştır.

Bunlar anlatılır Kanuni’ye. Padişah da işin kolay olmadığını anlamıştır. Bu şehir zoru sevmektedir. Ama kendisi de zora talip olmuştur hep. Etrafındakilerin de böyle olmasını istemek en tabii hakkıdır. “Her sanatın üstadı ve her dağın bir Ferhad’ı vardır. Bu işi Mimar’la görüşmek lazımdır. Bana teorik laflar etmeyin. İş isterim, laf değil.” Bunları der. Anlamışsınızdır ama söyleyeyim: Kanuni’nin “Mimar” dediği, Sinan’dan başkası değildir.

Emri alan Sinan, bu çetin görevin altına girmeyi şeref bilir. Değil mi ki, insanlara faydalı olacak bir hayra memur edilmiştir, değil mi ki, yeryüzü sultanlarının en namlısı kendisine bu vazifeyi layık görmüştür, öyleyse gece gündüz çalışmalı, içinden çıkamadığı yerlerde Allah’ın yardımına sığınmalıdır.

Sinan ilk olarak yanına ölçüm aletlerini alarak vadinin yolunu tutar. En yüksek ve en alçak noktalarını teker teker tespit eder. Eskiden buralarda mevcut olan Roma dönemi su yollarının izlerini kovalar. Ancak rakamlar alta alta dizilince yüklendiği işin azameti ortaya çıkar. Acaba bu çapta bir projeyi alnının akıyla başarabilecek midir? İşte orada ellerini açıp Rabbine yalvarır:

“Ey rızıklandırıcı, kudretli ve yüce Allahım, bu perişan, yüreksiz ve işbilmez karıncanın ne değeri ola ki, devrin Süleyman’ının hizmetinde sözüne itibar edilsin. Ancak senin inayetin sayesinde elimizden tutulsun.”
Bu büyük hizmete layık değilim ama, yardım eyle…

Bu toprağın altında hayat var!

Kollarını sıvayan Sinan, ilk olarak bir hafiye gibi kaybolan suyun peşine düşer. Yolları bozulan su, ovaya doğru akıp kaybolmuştur. Yayılan suyu ta kaynağından alıp dağ tarafından bir hendek kazarak yolunu değiştirmesi ve yapacağı kemerlere çekmesi gerekiyordu. Bunun için suyun debisini ölçmesi, ne miktarda bir suyu getireceğini hesaplaması gerekirdi. Derelerin debilerini ölçüp projenin fizibilite raporunu, kapsamını, ön çalışmasını, yaklaşık maliyetini çıkaran Sinan, Padişaha, “Bu toprağın altında hayat var. Proje hemen tamamlanmalı” tavsiyesinde bulunur.

Kanuni raporu okur, sorular yöneltir kendisine; aklı başında cevaplar aldıkça etkilenir, coşar. “Bu suların gelmesi” der, “hangi yoldan mümkün ola?” Sormak istediği elbette suyun takip edeceği güzergâh değildir. Projenin realize edilmesinin yolunu yöntemini sormaktadır.

Sinan der ki: “Bunun iki yolu vardır.
1) Sayısı belli olmayan kullarınızı çalıştırarak,
2) Ücretli işçi çalıştırarak.

Birincisi ucuza gelir, ikinci için neredeyse bir hazine gerektir. Amma ikincisinde birincisinden daha ustalıklı iş çıkar. Seçim Padişahımız Efendimize aittir.”
Kanuni kendisine yaraşanı yapar ve ikincisini seçer. “Birincisi ‘el hayrı’dır. Biz kendi hayrımızı başkasının sırtına yükleyerek sevap kazanamayız. Kendi malımızdan ücret vererek işçi tutalım. Bir de aman dikkat, bu proje sırasında kimsenin zerre kadar hatırı incinmiş olmasın.”

Hassasiyet budur, dostlar.

Sinan’ın arzusu da ikincisi seçenektir zaten. Kendisine “güçsüz karınca” diyen Sinan sevinerek çıkar huzur-ı şahaneden. Bu arada eski Mısır Paşası, müteahhit (bina emini) olarak atanmıştır inşaata.

* * * *

Artık işe başlama törenindeyiz. Şerefli bir vakit seçilir, latif bir saat. Su yollarının kazım ve onarım işlemine başlanır. Onlar kazadursun halk arasında efsaneler kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştır bile. Bu bir hayaldir çoğunluğun kanaatine göre. İmkânsızdır kimi için. ‘Göreceksin bak, bu işin altında kalacak Mimar’ diyenler eksik olmaz padişahın çevresinden. Bina emini de, vezir vüzera takımı da iyiden iyiye kuşkulanırlar. Yüze göze bulaştırılmaktansa vazgeçilmesi yeğdir, diye düşünüp padişaha aktarırlar düşüncelerini.

Bu adam, derler, daha ortada su mu yokken kuru toprağı kazdırıyor size. Paranızı, malınızı boşu boşuna harcatıyor. Bu gidişle taşa toprağa yatırılacaktır paranız ve şehir yine susuz kalacaktır. Hem adam kalkmış, tepeleri düzlemeye, yerle bir etmeye. Buna hazine mi dayanır? Yoksa bu mimar gayptan haber mi almıştır da, size suyun debisini oradan mı söylemiştir? Su yok ki debisi olsun?

Su sevdalısı, hayır işine hazinesini vakfetmiş olan Kanuni’yi öfkelendirmeyi başarırlar sonunda. Yüreğine ateş düşmüş gibi yanına varır o sırada işiyle meşgul olan Sinan’ın. Kendisini yanılttığı iddia olunan mimardan hesap sormaya kararlıdır padişah.

Sinan dere sularını toplayıp kanallara almakla meşgulken, üstelik de en son dereye sıra gelmişken çıkagelir Sultan. Hem de hiç rastlanmayacak bir şekilde, yapayalnızdır. Kızgınlıkla sorar:

- Mimar, hani o bana anlattığın sular nerde?
Mimar Sinan önüne düşer Sultan’ın. Düşe kalka giderken kendisine mahcup etmemesi için Allah’a dua etmektedir sürekli. Gider görürler ki, dereden toplanan sular “lüle” denilen 30 küçük borudan akmakta, hatta 10 lülelik su da üzerinden taşmaktadır. Aradığı suyu karşında gören Kanuni rahatlar ama sormadan edemez:

- Mimar, beri gel, bana anlattığın suyun hepsi bu mudur yoksa başka yerlerde dahi su var mıdır?

- Evet saadetli Padişahım, iki derede daha benzeri sular var. Hatırlarsanız size 100 lüle su vardır diye rapor vermiştim. Şimdi tahminlerimizin ötesine geçtik; 150 lüle su çıkacağı kesinleşti. Üstelik de sıcak günlerde olduğumuz için sular şimdi azdır. Yağışlı mevsimlerde daha da artacağı kesindir.
Kanuni bir parça rahatlamıştır. Gönlünün ferahlaması ve projesinden hiçbir kuşkusu kalmaması için Sinan, üşenmeyip padişahı bir başka dereye daha götürür. Lülelerden yine suların taştığını gören Kanuni burada neşelenir ve sudan içmek ister. Tadından da hoşnut kalır ve Sinan’a bu hayırlı işe giriştiklerinden duyduğu memnuniyeti iletir. Hediyeler verir, hil’atler giydirir.

* * * *

Böylece dedikoducuların seslerini kesen Sinan’ın etkisiyle Sultan Bina Emini’nin sözlerini de dinlemez artık. Camilerini başarıyla inşa etmiş olan Sinan’a bu emin olamadığı konuda da güveni gelmiştir. Sinan çalışmalarını yürütürken, Kanuni de onu yalnız bırakmaz. Gelip çalışmalarının sonuçlarını gururla seyreder. Mimarı ödüllendirmeyi de ihmal etmez tabii ki.

Böylece Uzun Kemer, Kovuk Kemer, Güzelce Kemer, Mağlova Kemeri ve Müderrisköy kemerlerinden oluşan bu muazzam su tesisleri kompleksi ortaya çıktığında İstanbul’un uzun yıllar su ihtiyacı karşılanmış olacak, şehre göç başlayacaktır. Hatta Kanuni, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin bu kadar suyu şehre akıtmanın bir yerde kötü olduğu, insanların bu yüzden İstanbul’a hücum edecekleri uyarısıyla dahi karşılaşacaktır. Ne var ki, Kanuni kararını vermiştir bir kere. Niyeti insanlara faydalı olmaktır. Bunu da şu çarpıcı cümlelerle anlatır Sinan’a:

“Benim maksadım, bu su her mahalleye ulaşa. Çeşme yapılacak yere çeşme, yapılamayacak yere ise tatlı su kuyuları açıla ki, su onun içine uğraya. Ta ki her yerde ihtiyarlar, düşkün dul kadınlar ve çocuklar testilerini ve bardaklarını doldurup devletimin devamına dua eyleyeler.”

Sinan’ın yorumu şudur:

“Zamanın Süleyman’ına bu kadar insan ve cinin duası yeter. Çünkü kıyamete kadar gece gündüz genç ihtiyar demeden insanlar dualarından onun adını eksik etmezler.”
Baraj sularının kurumasıyla ortaya çıkan Mağlova Kemeri’nin unutulmuş hikâyesi budur ve bizzat Sinan’ın Tezkiretü’l-Bünyân’ından alınmıştır. Herhalde bu susuz günlerimizde olsun hatırlanmayı hak ediyor.

Kanuni ve Sinan’ın ortak vizyon ve emeklerinin nelere kadir olduğunu bu anlatıdan çıkarabiliriz. Kimsenin inanmadığı bir projeye engellemelere rağmen girişmişler ve sonunda gayelerine ulaşmışlardı. Çalışarak ve dua ederek… İkisi de aynı şey değil mi zaten?

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Dinimizde ''İyi Kadın''...

Çarşamba, August 15, 2007

İslam öncesi dönemde yaşayan Ümame isimli akıllı bir kadın, kızı Ünas’ı, Kinde krallarından Haris ile evlendirdiğinde, hala değerini koruyan şu unutulmaz nasihatları yapmıştı:

- “Kızım, eğer bir kızın ana-babasının servetinden dolayı kocasına ihtiyacı olmasaydı, senin herkesten ziyade müstağni (ihtiyaçsız) olman lazım gelirdi. Fakat öyle değil; erkekler bizim için yaratıldığı gibi, biz de onlar için yaratılmışızdır.

Kızım, sen ana-babanın evinden, büyüyüp yürüdüğün yuvadan çıkıp, bilmediğin ve şimdiye kadar alışmadığın, ülfet etmediğin bir adamın evine gidiyorsun. Şimdi, onun rızasını gözetip kendisine itaat et ki, o da sana kul-köle gibi olsun; seni sevip hoşnut olman için gerekeni yapsın. Ben şimdi sana on şey söyleyeceğim. Onları kavra ve gereğince hareket eyle ki, eşinle güzel geçinebilesin:

1- Sana yiyecek ve giyecek her ne getirirse, onu yürekten kabul etmelisin; kanaat sahibi olmalısın.

2- Emrettiği uygun şeyleri yapmalı, yasaklayıp yapma dediği şeyleri yapmamalısın.

3- Evin içini ve üstünü başını temiz tutmaya dikkat etmelisin.

4- Güzel görünüp güzel kokmalısın ki, kocan senden iğrenmesin; gözünden düşmeyesin.

5- Uyuduğu ve yemek yediği vakitlere dikkat etmelisin. Bunları hangi vakitte yapmayı alışkanlık haline getirmişse, o vakitleri gözetip yemeğini ve yatağını hazırlamalısın. Çünkü açlık ve uykusuzluk insanı öfkelendirir.

6- Kocanın malını muhafaza etmeli, israf ve teleften korumalısın.

7- Onun itibarını gözetmeli, hısım ve yakınlarına da saygılı olmalısın.

8- Ona isyan etmemeli, işine muhalefette bulunmamalısın.

9- Sırrını elaleme ifşa etmemelisin. İşine isyan edersen sana kin duyar, sırrını ifşa edersen eziyet ve cefasından kurtulamazsın.

10- Kocan kederli iken ferah olmayasın, neşeliyken de keder göstermeyesin.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Güzellik

Çarşamba, August 15, 2007

Güzelleşmenin Dinî Sınırları

İnsanlarda yaratılıştan gelen bir güzellik ve bir hususiyet vardır. Azaların yerli yerinde bulunması, en uygun şekilde yerleştirilmiş olması Cenab-ı Hakkın sanatını gösteren birer alâmettir. Bizler de Allah tarafından ihsan edilen bu nimetlerin şükrünü eda etmeliyiz. Beğenmeyerek değiştirmeye çalışmak şükürsüzlüğümüzdendir. Zaman, modaya, uyarak güzelleşmek uğruna, harcanan zamanlar, paralar, emekler, bizlere birşey kazandırmayacak. Aksine, günahları sırtımıza yükleyecektir.

Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiğine göre şeytan Allah’ın rahmetinden kovulduktan sonra şöyle demiştir:

“Onları doğru yoldan saptırırım. Onları boş heveslerle, fani dünya ile avutup, ahiretten yüzlerini çeviririm. Ben onlara emrederim. Onlar da hayvanlarının kulaklarını keserler ve bunu ibâdet sanırlar. Ben onlara emrederim, onlar da Allah’ın yarattığını bozup değiştirirler.”

Ayetin sonunda Yüce Allah şeytanın bu oyununa gelmemeleri için, kullarını şöyle ikaz eder:

“Kim Allah’ı bırakarak şeytanı bir dost edinirse, o ap açık bir hüsran ile ziyana düşmüştür. (Nisa Sûresi, 119.) Bu ayetlerin “kadınlar” mânâsına gelen Nîsâ Sûresinde yer alması da mânidardır.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyuruyor:
“Güzelleşmek için dövme yapan ve yaptıran, yüzünün kıllarını yolan ve yoldurana, dişlerini seyreltip inceltene, böylece Allah’ın yaratılışını değiştirenlere (sağlık haricinde), Allah lânet etsin. (Rahmetinden uzaklaştırsın.)” (Müslim, Libas, 119-120; Buhârî, Libas, 82; İbn-i Mâce, Nikâh, 52)

Dinimize göre kadın, yabancı erkeklere karşı süslenemez. Mahrem yerlerini başkalarına gösteremez. Ancak, kocasına karşı istediği gibi süslenebilir.

Kadınlar vakar ve ciddiyetlerini muhafaza ederek, sosyal hayat aktiviteleri için süslenmeden ve koku sürünmeden dışarı çıkabilirler. Çünkü, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kokuyu övmekle beraber, başkalarının hissedeceği şekilde koku sürünerek sokağa çıkan kadınların, büyük günaha gireceğini bildirmiştir. (Ebû Davud, Tereccül bölümü, 7. hadis)

“Erkeklerin göreceği şekilde süslenen ve koku sürünerek sokağa çıkan kadın, evine dönünceye kadar Allah’ın gazabı altındadır.” (Kenzül Ummal, 16. Bölüm, 381. Hadis

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Havadan Sudan...

Çarşamba, August 15, 2007

"Su gibi aziz ol evladım!" sözünü mutlaka duymuşsunuzdur. Bu söz, suyu nasıl da yüceltir değil mi? Oysa bir de hiçbir şey alamazsın, boşuna uğraş, değersiz anlamında "Havayı almak" sözü de vardır bizde. Bu söz de, her ne kadar mecaz anlam içerse de havayı değersiz kılar, yüceltmek şöyle dursun, yerin dibine batırır. Peki, biz insanlar için su mu daha önemlidir, hava mı? Evet, çok saçma bir soru oldu bu, tabi ki ikisi de vazgeçilmezdir bizim için. O zaman, bu farklı muamele neden?

   İşte bu da biz insanoğluna özgü bir özellik. Biz, emeksiz kazanılan, hep elimizin altında olduğunu bildiğimiz şeylere gereken değeri vermeyiz. Ama kazanımında emek harcadığımız bir şey varsa ortada, o değerlidir bizim için. Hava, biz nereye gidersek gelir bizimle. İster kapalı ortamda ister açık havada, her yerde bizimledir, onun peşinden gitmemize gerek yoktur. Ağzımızı açmamız yeterlidir onun ciğerlerimize çekmemiz için. Ama su öyle mi ya? Hangi insan, susayınca yanında buluvermiş suyu. Ne yaparız, gider onu buluruz, emek veririz ona ulaşmak için ve işte bunun yüzünden su bizim için değerlidir, yücedir; hava gibi değildir.

   Özellikle genç arkadaşlar, evimizdeki insanlara, annelerimize, babalarımıza "hava" gibi bakmayalım. Zile her bastığımızda kapıyı bize açıyorlar diye, sofraya oturduğumuzda önümüze yemeğimizi koyuyorlar diye, her ihtiyacımızı karşılamak için ellerinden geleni yapıyorlar diye onlara değer vermemezlik yapmayalım. Onları daima sevip yüceltelim, kıymetlerini bilmek için onları kaybetmemiz gerekmiyor, değil mi?

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Su Savaşı

Çarşamba, August 15, 2007


Güney Asya kıyılarını yıkan dev dalgalar bizlere suyun korku veren gücü ve doğanın ne kadar yıkıcı olabileceğine dair ilginç fikirler sundu. Orada su binlerce insanı öldürerek yaşamlarını altüst etti.
Ama dünyanın başka yerlerinde de su kaynaklı felaketler yaşanıyor ve daha da yaşanacak. Buralarda da su, milyonlarca insanın yaşamını etkiliyor. Ancak ne hükümetlerin ne de medyanın bu konuya ilgisi var.
Alternatif medya ise bu sorunun boyutlarını anlatan fotoğraf ve öyküleri aktarmaya çalışıyor.
Yerkürenin birçok bölgesinde, Afrika, Asya ve Latin Amerika’da, hatta Kuzey Amerika’da
insanlar, su ve su sistemleri tekellerinin tehdidi altında yaşıyorlar.
Dünya üzerinde insan toplumlarının oluşmaya başladığı zamanlardan beri su toplumun ortak malı olmuş ve ortak olarak kullanılagelmiştir. Ama artık o da diğer her şey gibi alınır-satılır bir meta haline getirildi.
Satın alabiliyorsanız güzel, ama alamıyorsanız...
Amerikan Filter isimli uluslararası tekelin yöneticilerinden Michael Stark, suyun insan yaşamı için zorunluluğuna dikkat çekerek aynı zamanda şirketler için de iyi bir yatırım alanı olduğunu belirtiyor.
Michigan merkezli bir çevre örgütünün temsilcilerinden Veronica Lake de, uluslararası tekellerin dünya üzerindeki su kaynaklarını ele geçirmek için kullandıkları üç yöntem olduğunu söylüyor:
1. Yeraltı su kaynaklarını, nehirleri ve akarsuları satın almak.
2. Hükümetler ile veya bazı bölgelerde yerel yöneticilerle kira sözleşmeleri yaparak kâra ortak olmak.
3. Kentlerin su sistemlerinin yönetimini almak.
Suyun özelleştirilmesi, küreselleşme ile birlikte yürüyor. Özeleştirme; doğanın bıraktığı ortak mirasın birilerinin özel mülkü haline gelmesi anlamına geliyor.
Güney Afrika’da bu süreç yoksullar için felaket ve mutsuzluktan başka bir anlam ifade etmiyor.
Burada kolera oranı, ırkçı rejim döneminde olduğundan daha yüksek.
Uluslararası Para Fonu ya da Dünya Bankası, özelleştirmenin gerçekleşmesi için hükümetlere baskı yapıyorlar. Ve bu özelleştirmeler nedeni ile de yoksullar yaşamak için ihtiyaç duydukları suyu satın almak zorunda kalıyorlar.
Ancak bu sadece Üçüncü Dünya ülkeleri ile ilgili bir sorun değil.
ABD’nin Detroit ve Michigan gibi bölgelerinde bugün onbinlerce insanın suyu, faturalarını ödeyemedikleri için kesik durumda.
Ve elbette su sadece içme ve temizlik ihtiyacanı karşılamıyor. Birçok eski binada ısınma sistemi de suya bağlı.
Yani su yoksa, ısınmak da yok.
Bazı uzmanlar suyun değerinin zamanla daha da artacağını ve eğer bundan sonra bir dünya savaşı çıkacaksa bunun sebebinin petrol değil su olacağını söylüyorlar.
Ancak ne iyi ki, dünyanın her tarafında, Güney Afrika’da, Plachimada’da, Hindistan’da, Bolivya’da, Brezilya’da, Fransa’da, Gana’da ve Kanada’da halklar, hem hükümetlerine hem de tekellere karşı, su kullanma hakkının bir insan hakkı olduğu ilkesinden yola çıkarak mücadele ediyorlar.
Geçmiş yazılarımı okuyanlar, Bolivya’nın Cochabamba bölgesinde yürütülen su savaşını hatırlar. Orada kurulan “Suyu ve Hayatı Savunma Komitesi”, yoksulları, evsizleri ve herkesi, suyun tekellere bırakılmasına karşı örgütlüyordu. Bu tip çalışmalar yayılmalı.
Yoksa sonunda su, altın gibi az bulunur ve pahalı olacak.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Sulu Götürüp Susuz Getirmek

Çarşamba, August 15, 2007

Sulu götürüp susuz getirmek
 
Küresel ısınma nedeniyle çoğu ülke su sıkıntısı çekiyor. Üç ülke dışında, diğer ülkelerde yaşayan halk herhangi bir sıkıntı hissetmiyor.
 

Mısır, Nil nehrindeki azalma yüzünden sıkıntı çekiyor. Irak, savaş ve kaos içinde olduğundan, halkın su sıkıntısını kötü bir şekilde hissetmesi normal, tabii kötü yöneticiler yüzünden. Biz de ise yöneticiler Allah için bulunmaz Hint kumaşı.

Türkiye'de ise su sıkıntısı hep vardı. Fakat Ankara ve İstanbul'un şu son günlerde düştüğü durum çok vahim. Fakat kesinlikle kabahatli ve sorumlu aramayın. Ben şahidim. Gerçi Yüce Yaratan bize akıl fikir verdi ama barajları, göletleri zamansız kurutacağını haber vermedi. Ekmek elden su gölden yaşayan yöneticilerin bunda taksiratı ne?

Allah için kimsenin sorumluluğu yok. Aslında her belediye bir Marko Paşa kadrosu açsa, halk hiç değilse ona gider derdini anlatır. Sorun ve sorumlu işi çözülmüş olur. Takmayın kafanıza o kadar önemli bir konu değil. Hem suyun tadının da bir önemi yok. Su sudur acı veya tatlı olabilir. Sen halk olarak böyle muameleye layık görülüyorsan hiç dertlenip üzülme, kızma. Her millet layık olduğu şekilde yönetilir

Eskiden, yani 1970 lere kadar İstanbullu her işinde terkos suyu kullanır ve içerdi. Daha müşkülpesent zevat ise taşdelen vs. isimli suları cam damacanalar ile alır ve içme amacı için kullanırdı. İstanbul'un her yerinde bulunan hamidiye çeşmeleri ise halkın uğrak yeri gibi idi ve fazla kalabalık olmazdı. Hamidiye suyu ile demlenen çay da baya güzel olurdu hani.

İşte ne olduysa, nasıl olduysa birden bazı amcaların aklına sudan para kazanmak geldi. Bir de baktık ki terkos suyu bozuldu, o güzelim hamidiye çeşmeleri sökülmeye ve yerleri kapanmaya başladı. Allaha şükürler olsun ki, halkın temiz su temin yolları belediye eliyle kapatıldı. İnanmayacaksınız ama nefis bir İstanbul kültürü de yok oldu.  Haklılardı tabi, var mı öyle bedava su almak. İllaki birileri halkın sırtından zıkkımlanacaklar. Halkın sırtından zıkkımlanmak, işte şimdi geçerli kültür bu oldu.

Dereler, ırmaklar göletler özelleştirilmek isteniyor. Daha doğrusu küresel sermayenin isteği bu. Halkı ve çevrecileri boş veriyorlar. Artık öğrenmemiz gerek, halk idarecileri için vardır. Dedik ya, her millet nasıl muameleye layık ise o şekilde muamele görür.

Herhalde bundan sonra nohut, mercimek gibi bakliyatın yanında bir şişede içilecek sıvı dağıtımına geçilir. Her şeyin bir fiyatı olduğu gibi, bununda özel bir ödemesi karşılığında tabi.

 

Necmi Özney

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı